aslında evvela madredeus postu yazacaktım fakat böyle denk geldi, değiştirmedim. bilindiği yahut tahmin edileceği üzre madredeus adlı lizbonlu grubu pek severim. o grubun önemli elemanlarından biri de rodrigo leão. kendisi solo projeler de yapıyor. cinema ensemble ile yaptığı bu güzel “a mãe” albümünde stuart staples, neil hannon gibi solistler de yer almış.
sanırım daha önce bir türk grup koymadım buraya. (hindiba hariç) malt’a nasipmiş. ilk albümlerini iki bin altıda çıkardıklarını hatırlıyorum şimdi. zaman geçiyor anasını satayım.
epeydir de bu derece rock dinlememiştim. özlemişim.
sabahın sekizinde uyanıp okula, saçma sapan bir bayram törenine gittim. bir kez daha o okuldan öğretmenlerinden öğrencilerinden illalah ettim. iki bin kişilik okuldan yalnızca 30-40 öğrencinin geldiği törene pek saygıdeğer öğretmenler de ağızlarında sakız, üstlerinde spor kıyafetlerle katıldı. onlar alemin akıllısı olunca biz de alemin salağı oluyoruz. törene gelmeyen ultra akıllı olanlarsa ayrı bir konu. törene geldiği halde kantinde tavla oynayan yahut tören yapılırken bir duvarın dibinde kahvehane arkadaşıyla konuşur gibi bir üslupla yanına çektiği öğrenciyle konuşan öğretmenler bahis konusu dahi yapılmaya değmez. sonuç olarak yarım saatimi bu anlamsız yığına tören yaparak geçirdim, uykumdan uyandırdıkları için küfrettim. hızımı alamadığım için de buraya üst üste iki post yazdım. bir şekilde gaza gelmenin güzel sonuçları da olabiliyor.
the national mı?
yeni albüm yaptılar, iyi ki de yaptılar. yoksa ben bu pespayeliklere daha nasıl katlanabilirdim?
son zamanlarda iki güzel indie albüm var. biri band of horses’ın diğeri de the national’ın. bayıla bayıla dinliyorum. band of horses’ı dinlerken bir arkadaşımın sesini duyuyor gibi oluyorum. hani zor zamanlarda yanında olan arkadaşlar olur ya onun gibi. gerçi bu hissin gerçeğini pek yaşamadım, şarkılarda yaşıyorum. :)
band of horses deyince tabi ki ilk akla gelen “the funeral” ve “no one’s gonna love you” gibi pek içli şarkılar. üçüncü albümleri de yeni çıkmışken, bayılarak dinliyorken hemen paylaşmak istedim.ve dayanamadım birinci ve ikinci albümdeki o pek içli şarkıları da ekledim.
ne yalan söyleyeyim bu dıptıs dıptıs müziklerini yaz gelince dinliyorum, hava ısınınca daha doğrusu. (trentemoller buna dahil değil.) cinnamon chasers çok evvel dinleyip bir köşeye bıraktığım gruplardan. grup dediğime bakmayın yine tek kişilik bir proje.
yine lübnan dolaylarından bir udi ile karşı karşıyayız. ud arapların elinde başka bir şeye dönüşüyor hep. iki bin yılında çıkmış mazaj alani albümü pek arabesk müziklerle dolu.
walter benjamin’i kim sevmez? brecht’i dinleyip bir türlü komunist partiye üye olamayan, gershom scholem’i dinleyip bir türlü israil’e gidemeyen ve sonunda gestapo’dan kaçarken acıklı bir şekilde ispanya sınırında intihar eden walter benjamin… onu rüyamda görmüştüm bir kez. parmaklarına dokunmuştum hatta o da kulağıma eğilip pasajlar’dan bir şeyler okumuştu. o anın fotografı olsa ne güzel olurdu.. yalnızlığın patolojik belirtileri de olabilir bazen bu tür rüyalar. bilmiyorum.
hayatıma ikinci bir walter benjamin daha girdi geçenlerde. sesini ve şarkılarını da en az diğer walter’ın incileri kadar sevdim. 2008′de ilk uzun çalarını, “the national crisis”i çıkarmış. bir kaç örnek de burada:
our own killing fields
the lake of gold
our endless days
photo: wikipedia (walter benjamin’in portbuo’daki intihar ettiği ev)
dediğim gibi canım ultra acayip bir şekilde sıkılıyor, nedenini bilmiyorum, bilmediğim gibi araştırmıyorum da. çünkü yorucu bir çaba bu.
geçen gün kütahya’ya gittim emre’yi görmeye. orda babasını görmeye gelen bir çocuk bahçede top oynuyordu. yere düştü, kalkarken “olacak şey değil!” diye ünledi. bunlar dedim, bu çocuklar, televizyon türkçesi konuşuyor artık. sen hiç dedim, günlük hayatında dedim, hiç böyle ünledin mi? hayır dedi.
broken bells ilginç bir ikiliden oluşuyor. şimdi böyle gereksiz bir paragraf yazıp ardından anafikre girmek çok yanlış ama n’apalım. the shins vardı australia diye müthiş bir şarkı söylerlerdi, onun solisti ve şu bizim pek sevdiğimiz gnarls barkley’in danger mouse’u bir araya gelmiş, ortaya broken bells çıkmış.
ilk şarkı çıkış şarkısı olmasından mütevellid, ikincisi albümün ikinci şarkısı ve adı vaporize olmasından, üçüncüsü de sırf adı october olduğu için buraya konuldu. dinleyin, sıkıntınız geçsin, ya da daha iyisi uyyun.
iki gündür eski şarkıları dinliyorum. özlemişim sanırım. bir dönem deliler gibi dinlediğim iki hollandalı ve bir araptan müteşekkil no blues bunlardan biri. american ve arab müziği karışımı şarkıları var. çoğu dinlerken aşina geliyor: farewell shalabiye ve şahnaz longa gibi. iki bin yedide çıkan albümleri ya dunya’dan üç, farewell shalabiye’den iki parça aşağıda.
bu arada, alakayı kestiğim dönemde grup epey kalabalıklaşmış ve iki bin dokuzda “lumen” adlı bir albüm çıkarmış. velakin onu dinlemek henüz mümkün olmadı.
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.