Posted on Wednesday, September 1st, 2010 at 12:24 pm
şimdi şöyle hızlıca bir giriş yapayım sonra soluklanıp hemen devam edeceğim meraklanmayın. dün yola çıkmadan evvel lastfm’deki arkadaşlarımdan birinde görüp dinlediğim, vurulduğum ikinci bir persian hatun var burada.
“hey yar hey yar” askerde hiç bıkmadan cafedepass dinleyen sevgili arkadaşımız için geliyor. :)
claire pichet deyip de les têtes raides’i es geçmek terbiyesizlik olur. epey zamandır burda arz-ı endam etsinler istiyorum. ama olmuyor. aramıza başkaları giriyor.
yann tiersen’in black session albümünde birlikte çalıp söyledikleri “ginette” yıllardır dinlemeye doyamadığımız les têtes raides şarkısı. bu, fransız folk grubunun tek şarkısı değil elbet ama en harikası. zira hem yannla birlikte bir kaç albümde daha çalıp söyledikleri vaki. ama ginette’nin yeri hep ayrı.
ağır ağır çalmaya başladıkları şarkılarda deliler gibi hızlanarak insanda heyecan fırtınası yapıyorlar. ginette’nin videosu da ölmeden önce izlenmesi zorunlu yüz video içinde yerini almış durumda. o derece. akordeon, çello, keman vesair severim, kalabalık ve eğlenceli gruplara bayılırım derseniz, zıplayın.
walter benjamin’i kim sevmez? brecht’i dinleyip bir türlü komunist partiye üye olamayan, gershom scholem’i dinleyip bir türlü israil’e gidemeyen ve sonunda gestapo’dan kaçarken acıklı bir şekilde ispanya sınırında intihar eden walter benjamin… onu rüyamda görmüştüm bir kez. parmaklarına dokunmuştum hatta o da kulağıma eğilip pasajlar’dan bir şeyler okumuştu. o anın fotografı olsa ne güzel olurdu.. yalnızlığın patolojik belirtileri de olabilir bazen bu tür rüyalar. bilmiyorum.
hayatıma ikinci bir walter benjamin daha girdi geçenlerde. sesini ve şarkılarını da en az diğer walter’ın incileri kadar sevdim. 2008′de ilk uzun çalarını, “the national crisis”i çıkarmış. bir kaç örnek de burada:
our own killing fields
the lake of gold
our endless days
photo: wikipedia (walter benjamin’in portbuo’daki intihar ettiği ev)
iki gündür eski şarkıları dinliyorum. özlemişim sanırım. bir dönem deliler gibi dinlediğim iki hollandalı ve bir araptan müteşekkil no blues bunlardan biri. american ve arab müziği karışımı şarkıları var. çoğu dinlerken aşina geliyor: farewell shalabiye ve şahnaz longa gibi. iki bin yedide çıkan albümleri ya dunya’dan üç, farewell shalabiye’den iki parça aşağıda.
bu arada, alakayı kestiğim dönemde grup epey kalabalıklaşmış ve iki bin dokuzda “lumen” adlı bir albüm çıkarmış. velakin onu dinlemek henüz mümkün olmadı.
son günlerde suzanne vaga’nın “close up vol.1 love songs” albümünü dinlemekteyim. kımıl kımıl sakin sakin biraz da acıklı şarkılar. özellikle mutfakta çok faideli. yemek yapmak için ilham verdiğinden değil tabii; dinlendirdiğinden, sakinleştirdiğinden. zaten hava kapalı, yağmur yağdı yağacak, rüzgar esiyor, songs in red and gray çalarken bir fincan kahve….diyerek hayallere dalmak mümkün ve fakat epeydir kahve içmediğimi, canımın kahve istemediğini fark ediyorum. yazık.
shearwater’ı bilenler biliyor. epeydir de cafe de pass’ın draftları arasında tozlanmış durumda. texas’tan çıkmış olmaları yine onlar için iyi bir referans. okkervil river’dan da tanınan iki müzisyenin kurduğu, zamanla kalabalıklaşmış, altı albüm yapmış bir grup. biraz fleet foxes biraz great lake swimmers tadındalar. aşağıda iki bin sekizdeki “rook” albümlerinden “rooks ve leviathan, bound” şarkıları ve okkervil river ile ortaklaşa yaptıkları “sham wedding/hoax funeral” albümünden nerdeyse klasikleşmiş, en çok coverlanan şarkılardan “all the pretty horses” şarkısı bulunuyor. ayrıca yeni çıkmış bir de “the golden archipelago” albümleri var. lakin ben hala “rook”u dinlemekten bıkmadığımdan ona sıra gelemedi.
Posted on Saturday, February 27th, 2010 at 2:14 pm
eğer bu müzisyenler olmasaydı ben ne raykjavik adlı bir şehrin varlığından ne de izlanda adasının tam olarak dünyanın neresinde olduğundan haberdar olacaktım. tıpkı haşmet babaoğlu’nun geçen pazarki yazısında cafe de pass’tan bahsettiğini bir hafta sonra duyduğum gibi. işin ilginci blogun yaşadığı teknik sorundan da günler sonra haberim oldu. neyse ki sorun halloldu. sanırım ki cumartesi 11 olan ziyaretçi sayısının pazar günü aniden 1.2oo’lere çıkmasının bunda etkisi büyük. huzurlarınızda kendisine teşekkür eder, mahalle bakkalı zihniyetiyle iş yapan cafe de pass’ı bir daha çökertmemesini umarım. :)
rökkurró yine izlanda manşeli bir grup, çello çalmaları ve paavoharju’yu hatırlatmaları benim için önemli. özellikle ilk parçayı -ki adını söyleyemiyorum- tekrar tekrar tekrar dinlemek beni rahatlatıyor. iki bin yedi yılında çıkardıkları ilk albümleri “Það kólnar í kvöld…” den üç parça tüm icelandic severler için geliyor.
ps. çok durduk izlanda’da, çöllere inmek gerek. biliyorum.
Posted on Saturday, February 13th, 2010 at 12:33 pm
bazen last.fm’in tavsiyelerini ciddiye alıyorum. fena olmuyor. port o’brien bunun en iyi örneği. iki bin dokuzdaki albümleri threadbare can sıkıntılı zamanlarda dinlenip, huzur bulduran cinsten.
“ve görmeden baktığım sokağa hakim penceremden dışarı sarktığımda, kendimi birden, kurusun diye pencerelere asılan, sonra orada unutulup yavaş yavaş buruşan, sonunda da asıldığı yeri kirleten yaş bir toz bezi gibi hissettim.” f.pessoa, huzursuzluğun kitabı
Posted on Wednesday, February 3rd, 2010 at 2:35 am
afrika’nın batısından gelen bu sevimli ikiliyle pek çok yerde karşılaşmış, birkaç defa indirmeye kalkışmış ve başarısız olmuştum. sağlık olsun diyerek hayatıma devam etmiştim. günlerden bir gün gene moteldemoka dinlerken gördüm sabali’yi. gün boyunca onu dinledim. gittim welcome to mali albümünü indirdim, dinledim.
bir ara swahili dilini öğrenmek istemiştik emre’yle. afrika’nın pek çok ülkesinde konuşulan bir dil bu. içinde de bol miktarda arapça kelime var. telaffuzları ilginç biraz. mali’de de o dili konuştuklarını sandımdı ama değilmiş. bambara dili konuşuluyormuş orda. ama yine de müslüman olmalarından mütevellid arapça kelimeler onlarda da mevcut.
her neyse efendim, welcome to mali albümünden harika sabali şarkısının da olduğu üç şarkıyı aşağıya koyuverdim, buyrun.
ps. bi arkadaşım telefonu hep buyrun diyerek açıyor, ben de her seferinde gülüyorum ona.
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.