fransızca şarkılar dinleme dönemi var benim bünyenin. cidden. uzun süre dinlenmezse istiyor. sigara gibi çay gibi istiyor. geçenlerde je veux adlı şarkıya rast geldim, işte aradığımı buldum dedim. isabelle geffroy adında fransız jazzı yapan şirince bir kızcağız. sesi de güzel, hindi zahra’yı hatırlatıyor diyeceğim geliyor. öyle işte.
konuyla ilgisi yok ama eylül ekim aylarında john surman, omar sosa, hindi zahra, tindersticks, wax tailor, archive, the notwist gibi çok müstesna konserler olacak şehrimizde, şehrimiz dediğim istanbul tabi, diğerlerinde yaşadığıma bakmayın onlar hala şehir. u2 gereksizliğinin de bir an önce kazasız belasız geçip gitmesini istiyorum ülkeden. ben bu kadar kendini bi’ bok sanan şarkıcı bonolarına dayanamıyorum, affedersiniz.
bir hastalanmayagörelim küçüle küçüle kainatın en küçücük zerresi olup aciz zayıf tükenik bir şeyolup evdeki herhangi bir eşya bir masa bir dolap sizden daha sağlıklıyken dünyadan geçip en sevdiğinizi bile unutabildiğiniz bir can pazarı yaşanır hücrelerinizde. sonrası.. yeni doğan bir çocuk gibi konuşmaya çalışırsınız, düzgün bir sırayla düşünmeye, akla sığacak hayaller üretmeye, yürümek gülmek garipsenir ağzınızda.. içine yalnızca senin sığabileceğin dümdüz bir yalnızlaşma sürecidir. evrende çok da mühimsenecek bir varlığının olmadığının ve boşu boşuna abartmaman gerektiğinin gözüne sokuluşu.
allah öyle zamanların devamında böyle güzel keşifler getirir ayağınıza rast gele. plansız. çünkü saramago’nun deyimiyle “hayat plan yapanlara güler.” contemporary classical diye hastası olageldiğimiz bir tür var. arvo part’tır, philip glass’tır, max richter’dir, library tapes’tir ilk akla gelenleri. onlara da sıra gelecek. yavaş yavaş.. geçenlerde yolda gider iken ipoddan kulağıma arvo part çarptı zaten. allahım bu kulaklarım ne dinliyor böyle deyiverdim. hala etkisindeyim tabula rasa’nın.
her neyse işte, daha size yeni bir şehirden yeni bir okuldan ve tombik okul müdürümden bahsedeceğim. sonra.
şimdi gelsin sylvain chauveau’nun nocturne impalpable’sinden ve ensemble nocturne’la yaptıkları depeche mode coverlardan bir kaçı.
claire pichet deyip de les têtes raides’i es geçmek terbiyesizlik olur. epey zamandır burda arz-ı endam etsinler istiyorum. ama olmuyor. aramıza başkaları giriyor.
yann tiersen’in black session albümünde birlikte çalıp söyledikleri “ginette” yıllardır dinlemeye doyamadığımız les têtes raides şarkısı. bu, fransız folk grubunun tek şarkısı değil elbet ama en harikası. zira hem yannla birlikte bir kaç albümde daha çalıp söyledikleri vaki. ama ginette’nin yeri hep ayrı.
ağır ağır çalmaya başladıkları şarkılarda deliler gibi hızlanarak insanda heyecan fırtınası yapıyorlar. ginette’nin videosu da ölmeden önce izlenmesi zorunlu yüz video içinde yerini almış durumda. o derece. akordeon, çello, keman vesair severim, kalabalık ve eğlenceli gruplara bayılırım derseniz, zıplayın.
kendisi yann tiersen’in en çok şarkı söylettiği kadın sanırım. onu en çok rue des cascades adlı şarkıyı söylediği konser kaydından izlediğimde sevdim. yann tiersen’in çaldığı piyanoya titrek titrek eşlik ediyordu. yann’ın çalıp claire’in söylediği şarkılardan bir seçme yaptım. huzur versin, gönül açsın diye..
fransızca sözlü hafif müziği kış geldiğinde, bilhassa da kar yağdığında dinlemeyi seviyorum. bu kara da “coralie clément” rast geldi. harikulade bir ses. seksen iki doğumlu fakat üç tane albümü var. aşağıdaki şarkılar iki bin iki yılında çıkan ilk albümü “salle des pas perdus”tan. dinlemeye doyamıyorum.
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.