Posted on Saturday, February 27th, 2010 at 2:14 pm
eğer bu müzisyenler olmasaydı ben ne raykjavik adlı bir şehrin varlığından ne de izlanda adasının tam olarak dünyanın neresinde olduğundan haberdar olacaktım. tıpkı haşmet babaoğlu’nun geçen pazarki yazısında cafe de pass’tan bahsettiğini bir hafta sonra duyduğum gibi. işin ilginci blogun yaşadığı teknik sorundan da günler sonra haberim oldu. neyse ki sorun halloldu. sanırım ki cumartesi 11 olan ziyaretçi sayısının pazar günü aniden 1.2oo’lere çıkmasının bunda etkisi büyük. huzurlarınızda kendisine teşekkür eder, mahalle bakkalı zihniyetiyle iş yapan cafe de pass’ı bir daha çökertmemesini umarım. :)
rökkurró yine izlanda manşeli bir grup, çello çalmaları ve paavoharju’yu hatırlatmaları benim için önemli. özellikle ilk parçayı -ki adını söyleyemiyorum- tekrar tekrar tekrar dinlemek beni rahatlatıyor. iki bin yedi yılında çıkardıkları ilk albümleri “Það kólnar í kvöld…” den üç parça tüm icelandic severler için geliyor.
ps. çok durduk izlanda’da, çöllere inmek gerek. biliyorum.
yetmişli yıllardan bir love story izliyoruz tv’de. izliyoruz diyorum ama yanımda oturan arkadaş sanırım ki ne izlediğimiz hakkında pek fikir sahibi değil. o java senin bu script benim sorun çözmekle, iş arkadaşlarına valentine’s day darbesi yapmakla meşgul.
sokaklarda ezik büzük erkekler ellerinde tek gül taşıyarak sevgililerinden zılgıt yemektense o utanca razılar. herşey tercih meselesi. herkes bir şeyleri seçiyor, ben eve gelip hemen peynirli makarna yapmayı seçtim, bir de somewhere over the rainbow dinlemeyi, bir de seni. sense bana çiçek almayı ama o çiçeği gelecek hafta vermeyi seçtin. ahg ben, bi’ de mesela, gece iki otobüsüyle her pazar istanbul’a gitmeyi seçiyorum ki hiç elim varmıyor, ayaklarım geri geri gidiyor, uyyakalsam ya da unutsam bi’ çare olur mu gitmemeye diyorum. love story filmindeki kız da hastalanıyor ve ölmek üzere oluyor ve sevgilisi olan adam sürekli gizli gizli ağlıyor. haketen acıklı. yıllardan iki bin on oluyor ama hala çok acı var, bitmiyor.
ps. slowblow, izlanda dolaylarından mis gibi bir grup. ancak böyle…
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.