son haftalarda müzik dinlemek nedense keyif vermiyordu. yetmiş sayfalık bir kitabı bile iki üç haftada bitirdiğimi düşünürsek bu normal belki. o sebepten belki, eskilerden bahsedip duruyorum burda ve yeni bir şey keşfedemiyorum. cemil meriç’in “günler daha ne kadar keşifsiz geçecek” diye bir cümlesi geliyor böyle zamanlarda hep aklımın ucuna. aslında canımı sıkan pek bir şey de yok. ama hayatın (her ne olursa olsun) insanın zihninde kalbinde içinde yaptığı o bezginlik bıkkınlık halini hissediyorum.
neyse işte, geçenlerde izmir bursa özdere aralarında bir yerlerde ipod çalıyor, öyle güzel de bir şey çalıyor ki açtım, baktım. tanımadığım ve nerden ipoda düştüğünü bir türlü bulamadığım bir şey, “line drive”.
eve dönünce hemen araştırmaya başladım. meğer 13melek’in çok zaman önce yayınladığı bir compiletiondanmış. araştırmaya devam ederek sirenssound’dan albümlerine ulaştım ve soluğum genişledi. son ep’leri swallow up the moon harikulade bir şey. ama o “line drive” yok mu, ondan bir türlü vazgeçemiyorum. dinledikçe dinleyesim geliyor. “take it home” etkisi bırakıyor bende.
line drive
514
stuart drives a comfortable car
tam da bu sırada “phoenix and the turtle”ın shakespeare’in bir şiiri olduğunu öğreniyoruz.
sabahın sekizinde uyanıp okula, saçma sapan bir bayram törenine gittim. bir kez daha o okuldan öğretmenlerinden öğrencilerinden illalah ettim. iki bin kişilik okuldan yalnızca 30-40 öğrencinin geldiği törene pek saygıdeğer öğretmenler de ağızlarında sakız, üstlerinde spor kıyafetlerle katıldı. onlar alemin akıllısı olunca biz de alemin salağı oluyoruz. törene gelmeyen ultra akıllı olanlarsa ayrı bir konu. törene geldiği halde kantinde tavla oynayan yahut tören yapılırken bir duvarın dibinde kahvehane arkadaşıyla konuşur gibi bir üslupla yanına çektiği öğrenciyle konuşan öğretmenler bahis konusu dahi yapılmaya değmez. sonuç olarak yarım saatimi bu anlamsız yığına tören yaparak geçirdim, uykumdan uyandırdıkları için küfrettim. hızımı alamadığım için de buraya üst üste iki post yazdım. bir şekilde gaza gelmenin güzel sonuçları da olabiliyor.
the national mı?
yeni albüm yaptılar, iyi ki de yaptılar. yoksa ben bu pespayeliklere daha nasıl katlanabilirdim?
son zamanlarda iki güzel indie albüm var. biri band of horses’ın diğeri de the national’ın. bayıla bayıla dinliyorum. band of horses’ı dinlerken bir arkadaşımın sesini duyuyor gibi oluyorum. hani zor zamanlarda yanında olan arkadaşlar olur ya onun gibi. gerçi bu hissin gerçeğini pek yaşamadım, şarkılarda yaşıyorum. :)
band of horses deyince tabi ki ilk akla gelen “the funeral” ve “no one’s gonna love you” gibi pek içli şarkılar. üçüncü albümleri de yeni çıkmışken, bayılarak dinliyorken hemen paylaşmak istedim.ve dayanamadım birinci ve ikinci albümdeki o pek içli şarkıları da ekledim.
walter benjamin’i kim sevmez? brecht’i dinleyip bir türlü komunist partiye üye olamayan, gershom scholem’i dinleyip bir türlü israil’e gidemeyen ve sonunda gestapo’dan kaçarken acıklı bir şekilde ispanya sınırında intihar eden walter benjamin… onu rüyamda görmüştüm bir kez. parmaklarına dokunmuştum hatta o da kulağıma eğilip pasajlar’dan bir şeyler okumuştu. o anın fotografı olsa ne güzel olurdu.. yalnızlığın patolojik belirtileri de olabilir bazen bu tür rüyalar. bilmiyorum.
hayatıma ikinci bir walter benjamin daha girdi geçenlerde. sesini ve şarkılarını da en az diğer walter’ın incileri kadar sevdim. 2008′de ilk uzun çalarını, “the national crisis”i çıkarmış. bir kaç örnek de burada:
our own killing fields
the lake of gold
our endless days
photo: wikipedia (walter benjamin’in portbuo’daki intihar ettiği ev)
geçen gün ipodda rastgele dinlerken yann tiersen dinlediğimi zannettiğim paris’ten çıkma grup(?). daha doğrusu beirut gibi tek kişilik bir grup. iki bin dokuzda son albümünü yaparak bu çalışmaya son vermiş josh todd adlı müzisyen. albümlerini dinlemeye doyum olmuyor. piyano, çello, akordeonun olduğu yerde daha ne olsun. aşağıdaki ilk parça á lífi albümünden diğer ikisi de cittadinanza albümünden.
midlake’i aklıma düşüren 13melek adlı güzide müzik blogu. sonra macbook’u kavrayıp midlake şarkılarını aradım. meğer roscoe’dan başka midlake şarkısı dinlememişim. yeni albümlerinden de çok önce haberdar olmama rağmen dün ancak dinleyebildim. sonra sabah, sonra öğlen işe giderken, sonra akşam işten gelip hep midlake dinledim. the courage of others harikulade bir albüm.
roscoe
acts of man
the courage of others
core of nature
bi’ de ben açıkçası 13melek’i okurken çok hasetleniyorum. bir insan bu kadar çok şeyi nereden biliyor, nasıl aklında tutuyor. pess diyorum. ve yiğit’in midlake yazısının sonundaki sözlerine aynen katılıyorum:
“Bu albüme 3.6 veren Pitchfork yazarı. Yatacak yerin yok.”
shearwater’ı bilenler biliyor. epeydir de cafe de pass’ın draftları arasında tozlanmış durumda. texas’tan çıkmış olmaları yine onlar için iyi bir referans. okkervil river’dan da tanınan iki müzisyenin kurduğu, zamanla kalabalıklaşmış, altı albüm yapmış bir grup. biraz fleet foxes biraz great lake swimmers tadındalar. aşağıda iki bin sekizdeki “rook” albümlerinden “rooks ve leviathan, bound” şarkıları ve okkervil river ile ortaklaşa yaptıkları “sham wedding/hoax funeral” albümünden nerdeyse klasikleşmiş, en çok coverlanan şarkılardan “all the pretty horses” şarkısı bulunuyor. ayrıca yeni çıkmış bir de “the golden archipelago” albümleri var. lakin ben hala “rook”u dinlemekten bıkmadığımdan ona sıra gelemedi.
yetmişli yıllardan bir love story izliyoruz tv’de. izliyoruz diyorum ama yanımda oturan arkadaş sanırım ki ne izlediğimiz hakkında pek fikir sahibi değil. o java senin bu script benim sorun çözmekle, iş arkadaşlarına valentine’s day darbesi yapmakla meşgul.
sokaklarda ezik büzük erkekler ellerinde tek gül taşıyarak sevgililerinden zılgıt yemektense o utanca razılar. herşey tercih meselesi. herkes bir şeyleri seçiyor, ben eve gelip hemen peynirli makarna yapmayı seçtim, bir de somewhere over the rainbow dinlemeyi, bir de seni. sense bana çiçek almayı ama o çiçeği gelecek hafta vermeyi seçtin. ahg ben, bi’ de mesela, gece iki otobüsüyle her pazar istanbul’a gitmeyi seçiyorum ki hiç elim varmıyor, ayaklarım geri geri gidiyor, uyyakalsam ya da unutsam bi’ çare olur mu gitmemeye diyorum. love story filmindeki kız da hastalanıyor ve ölmek üzere oluyor ve sevgilisi olan adam sürekli gizli gizli ağlıyor. haketen acıklı. yıllardan iki bin on oluyor ama hala çok acı var, bitmiyor.
ps. slowblow, izlanda dolaylarından mis gibi bir grup. ancak böyle…
Posted on Saturday, February 13th, 2010 at 12:33 pm
bazen last.fm’in tavsiyelerini ciddiye alıyorum. fena olmuyor. port o’brien bunun en iyi örneği. iki bin dokuzdaki albümleri threadbare can sıkıntılı zamanlarda dinlenip, huzur bulduran cinsten.
“ve görmeden baktığım sokağa hakim penceremden dışarı sarktığımda, kendimi birden, kurusun diye pencerelere asılan, sonra orada unutulup yavaş yavaş buruşan, sonunda da asıldığı yeri kirleten yaş bir toz bezi gibi hissettim.” f.pessoa, huzursuzluğun kitabı
Posted on Thursday, January 21st, 2010 at 11:10 am
albümü dinlemeye başlayıp da dördüncü şarkıya gelinceye kadar bu hanım kızımızın bir afgan-amerikan olduğunu anlayamıyorsunuz. ki orda da bol miktarda farsça kelime olduğundan iran asıllı olduğunu düşünmüştüm. meğer öyle değilmiş. yukarda da fotografı var, yanındaki afganlı kızla aynı nerdeyse. lion of panjshir albümü son zamanlardaki en sevdiğim albümlerden.
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.