biliyorum son bir iki ayın modası arcade fire’ın yeni albümü. çalışkan bir müzik blogu değil ki burası albümler piyasaya beş kala buraya gelsin dinlensin tanıtılsın.. neyse.. bahsetmeyen müzik insanı kalmadı onlardan. benim ne’m eksik?
hem bu indie rock tayfasından ne çıksa alıyoruz biz eve. ailecek de pek severiz win butler kişisini, muhtereme eşlerini ve pek kalabalık orkestralarını. hele the well and the lighthouse aşkımız var idi bir dönem onu da hatırlamadan geçemeyeceğim.
buyrun the suburbs adlı yeni aldüme, çıkış şarkısına ve bir önceki albümden the well and the lighthouse’a.
win’in yukarıki fotograftaki pantolonuna da bayılıyorum.
sabahın sekizinde uyanıp okula, saçma sapan bir bayram törenine gittim. bir kez daha o okuldan öğretmenlerinden öğrencilerinden illalah ettim. iki bin kişilik okuldan yalnızca 30-40 öğrencinin geldiği törene pek saygıdeğer öğretmenler de ağızlarında sakız, üstlerinde spor kıyafetlerle katıldı. onlar alemin akıllısı olunca biz de alemin salağı oluyoruz. törene gelmeyen ultra akıllı olanlarsa ayrı bir konu. törene geldiği halde kantinde tavla oynayan yahut tören yapılırken bir duvarın dibinde kahvehane arkadaşıyla konuşur gibi bir üslupla yanına çektiği öğrenciyle konuşan öğretmenler bahis konusu dahi yapılmaya değmez. sonuç olarak yarım saatimi bu anlamsız yığına tören yaparak geçirdim, uykumdan uyandırdıkları için küfrettim. hızımı alamadığım için de buraya üst üste iki post yazdım. bir şekilde gaza gelmenin güzel sonuçları da olabiliyor.
the national mı?
yeni albüm yaptılar, iyi ki de yaptılar. yoksa ben bu pespayeliklere daha nasıl katlanabilirdim?
son zamanlarda iki güzel indie albüm var. biri band of horses’ın diğeri de the national’ın. bayıla bayıla dinliyorum. band of horses’ı dinlerken bir arkadaşımın sesini duyuyor gibi oluyorum. hani zor zamanlarda yanında olan arkadaşlar olur ya onun gibi. gerçi bu hissin gerçeğini pek yaşamadım, şarkılarda yaşıyorum. :)
band of horses deyince tabi ki ilk akla gelen “the funeral” ve “no one’s gonna love you” gibi pek içli şarkılar. üçüncü albümleri de yeni çıkmışken, bayılarak dinliyorken hemen paylaşmak istedim.ve dayanamadım birinci ve ikinci albümdeki o pek içli şarkıları da ekledim.
biraz manyaklar ama seviyorum bu adamları. neden bilmiyorum modest mouse etkisi yapıyorlar bana. embryonic de sanırım son albümleri. sanırım diyorum zira şimdi gidip bakmaya öyle üşendim ki. epeydir ilgilenemedim cafedepass ile de. bu sıralar böyle bir garip haller.. git gel otur bir daha git gel bekle git…
bi tembellik bi boşvermişlik var üstümde. dünya yıkılsa gıkım çıkmayacak gibi. ama yine de bu esnada sürekli insanların konuşmalarını dinlemek allah kavuştursunlara amin sağol teşekkürler demek zor geliyor. yani ki sıkıldım sanırım. tatil olsun da evde gönlümüzce yatıp yuvarlanalım o kanepeden bu koltuğa dönelim istiyorum, fazla etrafla iletişmeden yaşayıp gidelim istiyorum. çok şey mi?
shearwater’ı bilenler biliyor. epeydir de cafe de pass’ın draftları arasında tozlanmış durumda. texas’tan çıkmış olmaları yine onlar için iyi bir referans. okkervil river’dan da tanınan iki müzisyenin kurduğu, zamanla kalabalıklaşmış, altı albüm yapmış bir grup. biraz fleet foxes biraz great lake swimmers tadındalar. aşağıda iki bin sekizdeki “rook” albümlerinden “rooks ve leviathan, bound” şarkıları ve okkervil river ile ortaklaşa yaptıkları “sham wedding/hoax funeral” albümünden nerdeyse klasikleşmiş, en çok coverlanan şarkılardan “all the pretty horses” şarkısı bulunuyor. ayrıca yeni çıkmış bir de “the golden archipelago” albümleri var. lakin ben hala “rook”u dinlemekten bıkmadığımdan ona sıra gelemedi.
tyrants adlı muhteşemus şarkıyla gönlümüze taht kuran black mountain grubundan tanıdığımız amber webber ve jashua wells ikilisinin seslerini birleştirmesiyle kurulmuş bir grup. infinite light albümü bu yılın en güzellerinden.
take it home’u saatlerce dinleyebiliyorum misal.
bazı şeyler değişti. eskiden yazı yazardım mesela, otuz yaş sendromunu atlatayım derken kaçtı gitti o da. allah’tan müzik var, bi’ o değişmiyor. the modern electric diye yeni bir grup. güzel şarkılar yapmış çocuklar.
yani diyeceğim; bir şeylerden kurtulmak yahut bir şeyler kazanmak isitiyorsanız karşılığında hep kıymetli şeylerinizi ister hayat.
Posted on Saturday, November 14th, 2009 at 5:25 am
itunes listemde neşelendirme garantisi veren tek indie grup. yerimde duramıyorum, hele bi’ de float on çalarsa ohh! üstüne bi’ bukowski bi’ de the world at large derken eğlenceden eğlenceye koşuyorum. good news for people who love bad news de çok başarılı bir albüm oluyor böylece.
bir ses sırf şarkı söyleyerek bu kadar mı acı yayar etrafa..unutunca hatırlamak istemediğim gruplardan biri de the black heart procession. zira bir başlayınca dinlemeye sonunu getiremiyorum. kanımıza karıştıranlar utansın.
zamansızlık hissini iliğimize işleten my morning jacket, üç güzel albümden üç güzel şarkı.
hep istediğimiz o kapı açılsın. biz başka hikayelerle başka dünyalara geçelim, buradan çok uzağa..
ps. açılışı onlarla yapacağım mukadderdi. bunu hepimiz biliyorduk. pıh!
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.