Landwehr Kanalı’nın kıyısındaki bu evi bulduğumuzda suyun hemen kenarında yaşamanın bir akış tutturmaya yarayacağını düşünmüştüm. Yaşadığım yer hakkında yazmak ise demir atmanın ve sürüklenmeye karşı koymanın bir yolu olabilir. Özellikle de, yazdığım şeyler bizatihi akıntının sürükleyip getirdikleri -geçmişin bilincin kıyılarına vuran enkazı- ise şayet. Fakat bu konu -bu şehir- belli sınırlar içinde zapt edilmeyi reddediyor. Yazdığım metin giderek yayılan, ele avuca sığmaz bir hal aldı, böylelikle de belirgin kenarları olmaksızın genişleyip yayılan şehrin kendisine, Berlin’e benzemeye başladı.
Kitabın Prelude bölümünde yazar Kristy Bell bunları söylüyor. Kendisi bir Berlin portresi çiziyor bize. İki dünya savaşından da sağlam çıkmış bir binada yerleştikleri dairede başlayan su sızıntılarıyla Berlin’de yaşananları, Berlin’in kokuşmuş, acı dolu geçmişini, savaştan sonra şehrin ikiye ayrılmasından duvarın yıkılışına kadar şehirde yaşanan tüm talihsizliklerle ayakta kalan, bombalanan ayakta kalsa da doğu batı birleşmesinden sonra yıkım kararı verilen binaları ve buralarda geçen yaşamları anlatıyor.
Eşi ve iki oğluyla birlikte taşındıkları dairede bir süre sonra eşiyle ayrılma kararı aldıklarını ve oğullarıyla bu dairede yaşamlarını sürdürmeye devam ettiklerini anlatıyor Kristy Bell. Yazarın hem kişisel hayatındaki sızıntılar ve çözülmeler hem yıllardır ayakta kalmayı başarsa da binada yaşanan su sızıntıları; Berlin şehir yer altı sularının, kanallarının hem sağaltıcı hem de yıkıcı yanı anlatılıyor. Yaşadığımız coğrafyanın toplumsal ve kişisel hayatlarımıza sinsi sinsi sızması ve bizim karakterimize nasıl fark etmeden nüfuz ettiğine odaklanıyor.
Aileyi hassas bir denklikler sistemi olarak hayal etmiştim, bir tarafın suyun üzerinde durabilmesi için diğer tarafın ayağını yere basması gerekiyordu ve bu dönüşümlü olmalıydı, iki taraf da karşılıklılığı benimsemeliydi. …..Bir aşamada farkına varmaksızın yolumu kaybetmiştim. Bir zamanlar bir şiirde okuyup hiç unutmadığım ama bir daha da bulamadığım bir mısradaki okul kapısında bekleyen o kadınlar gibiydim-kendi hayatlarının yedek kulübesinde bekletilen kadınlar. Birbirini izleyen hüsranlar, hayal kırıklıkları ve bahaneler, hayatı istila eden, giderek yoğunlaşıp aramızdaki boşluğu dolduran bir sessizliğe yol açmıştı.
…..
Feng Şui terminolojisinde ısrarlı su sızıntıları bir travma işaretiydi. Geçmişte olan bir şey iyileşmemişti, ev adeta ağlıyordu.
….
Bazen ortadan kalktığı varsayılan şeyler yeniden yüzeye çıkarak görünürlük kazanıyor. Tıpkı Rosa Luxemburg’un Landwehr Kanalı’na atılan ve beş ay sonra yeniden suda yüzer halde görülen cesedi gibi. Çoğu şey hiç iz bırakmaksızın batıp gidiyor oysa. Bataklığın delilleri yutma kapasitesi ve her olaydan sonra kapanıp olayın üzerini örtmesi, Berlin’in kendi geçmişiyle ilişkisinin tuhaf biçimde hafıza yoksunu olmasında rol oynuyor mu acaba?
Bu kitabı okumadan önce Berlin’i görmüş olmak gerekiyor. Berlin’i gezerken yerine oturtamadığım şeyler bu kitapla biraz daha anlam kazanıyor. Berlin çok geniş bir şehir olsa da çok sıkıntılı ve tatsız gelmişti bana.
Şehrin sokaklarında amaçsızca dolaşırken karşımıza çıkan Terör Topoğrafyasını ilk bakışta anlamamış burası nedir böyle ne sinir bozucu bir yer demiştik çocuklarla. Bu duygumuz boşuna değilmiş meğerse.
Vaktiyle Prens Albrecht Sarayı’nın bulunduğu yerdeki Terör Topoğrafyası’nda da fark edebilirsiniz bunu. Bu eski saray, Naziler döneminde SS ile Gestapo tarafından kullanılmış, mahpuslar buranın mahzenlerinde tutuluyor, sorgulanıyor, işkence den geçiriliyormuş. Bombardımanda zarar gören hasarlı bina 1949’da havaya uçurulmuş ve arsası enkazdan arındırılıp düzleştirilmiş: bir tabula rasa daha oluşmuş. Şehirde yaşayanlarla hükümet yetkilileri arasında, buraya bir anıt mı dikilmeli oksa olduğu gibi mı bırakılmalı tartışması baş göstermiş. Ardından mimari yarışmalar ve münakaşalar yapılmış, ancak 1985’te sembolik bir kazı esnasında Gestapo’nun zindanlarına ulaşılınca devlet destekli bir arkeolojik kazı başlamış.1987’de düzenlenen geçici sergi Terör Topoğrafyası, eskiden burada neyin bulunduğunun ve neler yaşandığının tabelalarla anlatıldığı bu ot bürümüş alanı ziyaretçilerin inceleyebilmeleri için kalıcı hale getirilmiş. SS ve Gestapo zorbalığının mirası, Berlin topraklarının gerçek coğrafyasında herkesin görebileceği açık bir yara halinde sabit kılınmış.
Duvarın aşılmasıyla yirmi sekiz yıldır kısılıp kalmış olan enerjinin yeniden akması olarak tanımlıyor bu birleşimi. Yeni binaların inşa edilmesiyle şehrin çehresindeki değişimle yıllarca yaşanan acının ve utancın silineceği yanılgısı yaşanıyor bir süre. Şehir çok geniş ve ruhsuz bir hal alıyor aslında.
Mimarlık eleştirmeni Niklas Maak’a göre bunun sonucu da Friedrichstrasse gibi “dosya dolabına benzeyen” caddeler oldu. Gazeteci Georg Diez, “bunaltıcı bir korkaklığı yansıtan sayısız bina cephesiyle” dolu bir şehir diye tarif ediyor durumu. Matthias Sauerbruch kelimeleriyle ifade edecek olursam, şehir sıkıcı, sevgisiz ve rahatsız edici.
Evet Berlin’i dolaşırken hissettiğim ve bir türlü adını koyamadığım şeyi Sauerbruch söylüyordu. Berlin sevgisiz bir kentti. Soğuk ve yüzeysel ve sizi kendine dahil etmeyen sürekli uzak duran bir yerdi.
Berlin’in, bu şehrin sokaklarında, binalarının arasında dolaşma deneyiminin insana verdiği bir boşluk hissi var. ……. Gökyüzü de gri olmaktan ziyade tamamen renksiz. ….Kimse buraya gelmek istemiyor. Feng Şui ustası Parvati, ne zaman yolu buradan geçse kendisine bazı küçük şifa ritüelleri uyguladığını anlatıyor bana.
Israrlı su sızıntılarının bir travma işareti olmasına takılıyor aklım kitap boyunca. Pandemi başladığında taşındığım evde ilk günden itibaren hep bir su sızıntısı sorunu vardı. Önce kalorifer peteklerine giden sıcak su borularında sızıntı oldu. O tamir edildi, bir gece alt komşunun telefonuyla uyandım, tuvalet borusu patlamıştı. O tamir edildi, duşakabinlerden su sızmaya başladı. Beş yılda sürekli sızıntı ve tamirle uğraştım. Bunu evde kalan bir travma gibi değil de kendi hayatımdaki travmatik geçmiş ve yaşantıların ancak geçen yıl başında durulmasıyla su sızıntı problemimizin bitişinin aynı zamana denk gelmesi ile açıklayabilirim. Belki de feng şui üstadı haklıdır. Belki de her sızıntı sorununda apartmanın tüm su tesisatını yapan ev sahibime küfretmeyi bırakıp hem evi hem de kendimi sağlam bir onarımdan geçirmenin vakti geldiğindendir. Ve belki de benim yaşananlara ve içimdeki duygulara farklı yerlerden bakmayı kabullendiğimde çözülmüştür sızıntı sorunu.
Bu kitapla ilgili daha çok şey yazmak istiyordum. Mesela ikinci dünya savaşından kalma, yer altına gömülü bombaların yakın bir tarihte bulunması ve tüm mahallenin boşaltılıp bombaların etkisiz hale getirilmesi gibi korkunç Berlin hikayelerini. Ama bence bu kadar yeterli. Tüm kitabı anlatmanın anlamsızlığını biliyorum.
Hazır Berlin’den bahsediyorken en sevdiğimiz Alman grup Alphaville dinleyelim istiyorum. Ben nasıl ki çocukluğumda Big in Japan, Sounds Like A Melody ile büyümüşsem çocuklarıma da bu müzikleri ilk fırsatta sevdirmeyi bir görev bildim. Özellikle Forever Young bir dönem evde en çok dinlenen şarkıydı. Temmuz’da İstanbul’da konsere gelecekler. Asudeciim ile biletlerimizi aldık, heyecanla bekliyoruz.