Pierre Hadot’nun röportaj şeklinde oluşturulmuş kitabı bu. Okurken ilk bölümlerde biraz sıkıldım. Hadot’nun aldığı dini eğitim ve bunu bırakma süreci, düşüncelerinin değişimi uzun uzun konuşuluyordu. Ama devamında başlayan özellikle antik dönem felsefesinden günlük hayatı yaşamaya çalışırken edineceğimiz rehberlik nasıl olmalıdırı anlattığı bölümler çok iyiydi.
Daha önce Heidegger’in ve onun kitaplarının çevirilerinin dili hakkındaki yakınmalarımla ilgili Hadot’nun da benimle aynı fikirde olması beni mutlu etti. Yalnız olmamanın verdiği rahatlık duygusuyla Hadot’nun sözlerini buraya bırakıyorum:
Belki de Heidegger’deki kadar derin şeylerim yoktu ifade edecek. Hedidegger’in üslubunun bir problem ortaya koyduğu doğru. İlk olarak Alman dili açısından bir problemdir bu -zira Heidegger bu dile epey eziyet etmiştir- ve ikinci olarak, ardılları da onu taklit etmek için farklı dillere eziyet ettiler ve bu durum bir moda haline geldi. Bu moda belki de felsefe yazımının oldukça anlaşılmaz bir hale bürünmesiyle sonlanacak, ki bu da birçok okuyucunun daha şimdiden cesaretinin kırılmasıyla sonuçlandı.
Felsefenin üzerinde uzun ve karmaşık konuşmalar yapılan bir şey olmaktan çıkıp bir hayat biçimine nasıl dönüştürülebileceği ile ilgili anlaşılır cümleler kuruyor Hadot.
Ve belki de hayatımız boyunca hep es geçtiğimiz, bizi her yaş dönümümüzde türlü çeşit depresifliklere ve olmamışlık duygusuna gark eden durumu kısaca özetliyor:
Yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz, yaşamayı bekliyoruz.