Birden fazla ve farklı türlerde kitabı aynı zamanda okuyorum genellikle. Bir kurgu -hikaye veya roman-, birkaç kurgu dışı -felsefe, sosyoloji, tarih ya da biyografi- kitabı şeklinde. Son dönemde uzun zamandır direndiğim ama arabada dinlemek için mecbur kalıp abone olduğum sesli kitaplar girdi hayatıma bir de. Önceden toplu taşımada bolca kitap okuyabildiğim için araba kullanırken bunu özlüyordum hep. Sesli kitaplar bu konuda önemli bir ihtiyacı giderdi.

Reşat Ekrem Koçu’nun Tarihimizde Garip Vakalar ve Osmanlı Padişahları kitabını dinledim. Çok akıcı, çok eğlenceli ama ecdadımız gerçekten ruh hastasıymış. Şiddet ve sapıklık dolu bir tarih gibi geliyor bir yerden sonra. Aralarda gazeller filan da var, neredeyse tüm padişahlar şair. Durmadan insan öldürtüp (kardeşleri, torunları, çocukları dahil) sonra da naif şiirler yazabilmek değişik bir kafa gerektiriyor.

Murat Belge’nin gezi yazılarından oluşan Başka Kentler Başka Denizler dizisine başladım. Birinci kitabı bitirdim. Murat Belge’nin kendisi anlatıyor gibi hissettim dinlerken. O kadar belirgin bir üslubu var ki adamın. Onu bir dönem takip eden herkes kitabı dinlese onun yazdığını anlar. Dinlerken bazı yerlerde Murat Belge’ye laf verdiğim yerler oluyor. Tuhaf bir üsttenciliği (bu kelimede ilginç) var. Bu kadar solcu olup bu kadar her türden halkla -en azından varoluşsal boyutta- uzlaşamamak garip geliyor. Biraz da batıseviciliği eklenince insan çemkirmeden duramıyor.

Uzun süren bir Pierre Hadot kitabı okuması dönemim oldu. Çünkü sabah rutinimde, kahve, elma ve kitap üçlüsünün beni sakinleştirmesine alıştırdım bünyemi. Yavaş yavaş okuduğumda -her sabah iki ya da üç sayfa gibi- daha verimli ve kalıcı oluyor. Öbür türlü uçup gidiyor. Aslında isteğim bu kitaptan bir bölümle ilgili benim de üzerinde epeydir düşündüğüm merhamet konusunu yazacaktım ama ipin ucu kaçtı.

Yorum bırakın