
Türkçe’nin kadın yazarlarını okuma işine giriştim. Bunu yapmamda iki sebep var: Birincisi kadın yazarların erkek egemen edebiyatta hak ettiği yeri hala alamamış olması, ikincisi de Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Füruzan gibi çok sevdiğim yazarlara yenilerini katmak isteği.
Önce Ayşe Kulin’den Handan’ı okudum. Kesinlikle bana göre değil. O kadar net. İkinci olarak Sema Kaygusuz’dan seçtiğim Yüzünde Bir Yer’i okudum. Tabi ki iki yazar da üslup olarak çok farklı. Handan’daki yüzeyselliğe karşılık Yüzünde Bir Yer aşırı kapalı, yoğun bir anlatıma sahip.
Çok uzun yıllar önce vay be neler anlatıyor bu kadın diye şaşırdığım zamanlardan bu kadar kalabalık mevzuları artık kafam kaldırmıyor yaşına geldiğimi fark ettim. Ben tam olarak bir yerini anlamaya çalışırken yazar tüm kapalılığı ve imgeleriyle yeni bir kova boca ediyordu sanki üstüme.
Roman Hızır etrafında gelişiyor. Dersim katliamında yaşadığı travma ile Samsun’a göç eden bir alevi topluluğun hikayesiyle başlıyor. Bese ana karakterimizin babaannesi, Bese’nin Hızırla karşılaşması ile torununun Hızırla karşılaşması ana odağında Anadolu’nun antik kültürleri, farklı ritüelleri, paganlıktan, şamanlıktan, bir sürü peygamberden, mitolojiden bir sürü bir sürü şeyden bahsediyor.
Hızır peygamberin halkların kardeşliğini sağlayacak bir figür olabileceğini mi anlamalıyım, Anadolu’daki azınlık kültürlerin hayatta kalma çabalarının ve bunu yaparken kadim Anadolu uygarlıklarının ritüellerini ve zihin yapısını dönüşürerek nasıl yaşattıklarını mı anlamalıyım, alevi toplulukların ne kadar acı çektiklerini mi anlamalıyım, hiçbir karşılık beklemeden gerçekten bölüşmenin, paylaşmanın ve birbirimizi önemsemenin gerekliliğini mi anlamalıyım bilemedim. Öyle kafamda bir sürü düşünce ve imgeyle kalakaldığım bir kitap.
Sevdim mi hayır. Çok kalabalık, her şey çok fazla, bu artık yorucu ve kıymetli gelmiyor bana. Garip bir yönsüzlük var romanda.
Hızır deri ceketli bir yakışıklı olarak çıkıyor kahramanımızın karşısına. Halbuki kırmızı ışıkta, iş çıkışı yorgun argın beklerken arabanın camına yapışan arsız arsız sırıtan ve para isteyen Suriyeli bir garip olsaydı aynı duygular uyanır mıydı? Bu Hızır olabilir mi der miydi? Elinden tutup evine götürebilir miydi? İnsan sorguluyor. Hızır da olsa albeni istiyor garip insanoğlu.
Son yıllarda iyice popüler olan hıdırellez saçmalıklarının yapıldığı günde tesadüfen kitabı okumaya başladım. Belki Sema Kaygusuz olsa buna bile çok mana yükleyecek, bu karşılaşmanın boşu boşuna olmadığını uzun uzun ve yorucu bir şekilde anlatacaktı. Ama benim için aslolan, o sırada okuduğum kitabın bitmiş olması ve sıraya koyduğum romanın bu olmasıydı. Tesadüfler ve rüyalar güzeldir ama çok da şey etmemek gerekir.
Ha bi’ de unutmadan, yazarın kullandığı bazı kelimeler canımı sıkıyor: handiyse, kösnül, çoğun… Merak ediyorum sırf bir roman yazarken içine kasıtlıca yerleştirdiği kelimeler mi bunlar yoksa mümkün değil başka türlü anlatmak istediğimi anlatamam, ben bu kelimeleri sürekli kullanırım mı? Cidden bunu merak ediyorum.
Peki bu kitapla ne dinliyorum? Böyle üst düzey sıkıldığım kitaplarda müzik seçimi önem kazanır ki dengelesin birbirini. Ben son bir aydır deliler gibi The Strokes dinliyorum. Dura dura, döne döne. Özellikle Oblivius, Selfless ve Ode To The Mets. Yeni albüm öncesi çıktıkları turun bir yerinden yakalar da canlı kanlı dinleyebilir miyimin hesabını yapıyorum. Bologna’da Berlin’de biletler birer birer tükeniyor, karaborsaya bakın artık diyor yapay zekalar. Hayır diyor, hem olanda hem olmayanda hayır olduğunu düşünerek bir şeylerin silsile halinde önüme düşmesini bekliyorum. Canım Julian Casablancas’ın inişli çıkışlı, düzensiz vokalleriyle kulağımı dolduruyorum.