rodrigo y gabriela

Posted in Uncategorized | No Comments »

Rodrigo y Gabriela

gitarı konuşturmak deyimini rodrigo ve gabriela için rahatlıkla kullanabilirim. bu muhteşem meksikalılar metallica’nın müziklerini, libertango’yu, stairway to heaven’ı coverlıyor, onları akustik gitarla deliler gibi çalıyor. videolarını izlediğinizde parmaklarının saniyede kaç defa hareket ettiğini görmek imkansız. dublin barlarında başladıkları maceraları son albümleri “area 52″ ile devam ediyor. ben onları yıllar önce tamacun ile keşfetmiştim.  uzun süre dinledikten sonra ara verdiğim rod-gab ikilisi geçenlerde yeniden karşıma çıktılar. bu albümde başka müzisyenlerle de çalışarak çok bildiğimiz bestelerini bir de kalabalık bir şekilde icra etmişler. benim için albümün sürprizi ise “aa burda tanıdık bir ses var” derken le trio joubran’ı görmem.

tamacun feat. john tempesta

ıxtapa feat. anouska shankar

master maqui feat. le trio joubran

 

 

sharon van etten

Posted in Uncategorized | 10 Comments »

tüm evi temizliyorum. süpürme, silme, toplama vs. işte. sonra acıkmaya başladığımdan yemek yapmak geliyor aklıma. tencereyi ocağa koyup elime soğanı alıyorum. ki ne yapacağım konusunda bir fikrim yok. kırmızı mercimek çorbası yapayım en iyisi diyorum. sonra bakıyorum kırmızı mercimek bitmiş. yeşil mercimek var orda. alıyorum kavanozu. yeşil mercimeği yemek yapalım diyorum. yanına da makarna mı yapsak? ama yoğurt lazım ve yoğurt yok. bulgur pilavı güzel olur aslında diyerek çıkarıyorum tavayı. dolapta bir haftadır garip garip bekleşen mantarları alıyorum, bir tane de kırmızı biber yanına. bunlar bulgura eşlik edecekler. kırmızı biberi önce, mantarları sonra koyup iyice kızartıyorum, öbür türlü güzel olmuyor pilav. ardından bulgurlar. yine o meşhur pilav ölçüsünü hatırlamaya çalışıyorum. pirinçte bire bir buçuk, bulgurda bire iki. bir buçuk bardak koyarsak ne kadar su gerekir? üç bardak. ama bu pirinçte hesaplaması zor bir şey. tam bu hesaplarla meşgulken ketılı alıp pilava suyu dökmeye başlıyorum. ölçeceğimi yine sonradan hatırlıyorum. bu kadar mı anında unutursun? aralarda bu postu yazıp bir de belki mutlu olurum diyerek dondurma yiyorum. gerçi mutsuz da değilim. mutfaktan arkanı dönünce kocaman bir bilgisayar ekranının olması hem yemek tarifini görmek açısından hem de yazmak filan için faydalı oluyor.

bugün bir ara da çıkıp bahçeye komşularla ve onların akrabalarıyla oturdum. ferzan bebeği almışlardı sevmek için. yavrumu kurtarayım derken maruz kaldım. ama iyi oldu. deniz’in teyzesinin üniversitede memurken kendi kendine nasıl bilgisayar programcısı olduğu hikayesini dinledim. bundan 20 sene önceleri sanırım. bu tür hikayeler dinlemeyeceksem ne iş yerindekilerle ne komşularla bir yakınlık kurmuyorum. sonrasında sıkıntı yapan bir kalabalıktan farksız oluyorlar benim için. bunu kibrimden yaptığımı söyleyenler de olmuştu. olsun. onların da haklı olduğu taraflar elbet vardır.

şimdi tencereler deliler gibi çalışıyor. bebek uyuyor. ben de acıkıyorum.

eskiden çok kafaya taktıklarımı boşvererek, eskiden yapmadıklarımı itina ile yaparak, temizlik ve yemek yapmayı öğrenerek, pirincin suyunu, mantarın rengini mesele yaparak, gerekmedikçe sokağa çıkmayarak yaşıyorum.

bunları yaparken ve düşünürken sharon van etten dinliyorum. ne güzel söylüyor. tüm bunların olmasında, mercimek ve bulgur pilavı yapmamda, bunları düşünmemde onun da etkisi olduğuna inanıyorum.

sakin sakin ölümü beklemek diyorum, ne zaman olacağı önemli değil, yakında ya da elli yıl sonra.. sonuç olarak hayat akıyorsa, günler geçiyorsa ömür bitiyor, ölmek vakti geliyor demektir. bunu üzüntü yahut can sıkıntısı içinde söylemiyorum şu an. tamamen kabul etmişlik ve sakinlik hissi bu. hep bu hissiyatta karşılamak istiyorum ölümü ama olmuyor işte.

yazmak ne büyük nimet. bunları baştan sona konuşarak anlatmam mümkün değil. mimikler giriyor araya, ses tonu giriyor, göz teması giriyor, süper ego giriyor, karşındakinin bakış açısı, ilgisi giriyor.

bir de mercimek çok su istiyor, unutmayın.

give out

leonard

magic chords

beach house

Posted in Uncategorized | No Comments »

çok az kadın sesi beni etkiliyor. victoria legrand’ın sesi ne tür söylerse söylesin ben de ağlama hissi yaratıyor. sebebini bilmiyorum. sanırım hiçbir zaman çok eğlenceli gelmeyecek müzikleri.

son albüm “bloom” su gibi akıyor derler ya, öyle işte. özlemişim.

myth

lazuli

new year

the head and the heart

Posted in Uncategorized | 2 Comments »

seattlelı kalabalık  bir grup. 2009′da kurulmuşlar. itunes session albümleriyle tanıdım ben onları. 2010′da ilk albümlerini, 2011′de de bir single yayınlamışlar. neredeyse hep bir ağızdan söylüyorlar şarkıları. her seferinde de the modern electric’e benzetiyorum onları.

cœur d’alene

lost in my mind

when ı fall asleep

 

ana moura

Posted in Uncategorized | 12 Comments »

güneş batarken uyuyan güneş doğarken uyanan bir bebek var. erken uyuması iyi olsa da sabahın erken saatinde uyanması ve uyandırması benim için hiç hoş değil. sabah uykusunu seviyorum çünkü. bu yüzden çalışmaktan nefret ettim hatta. ama bebek mevzu olunca pek çok istek/alışkanlık göz ardı edilebiliyor. sabah gerginliğini atmak için de ya film izliyorum ya da müzik dinliyorum. dinlediklerimin başında ana moura geliyor. çünkü fadoların insanı sakinleştiren bir yanı var. bunu daha önceleri de defalarca tecrübe ettim.

mariza’dan sonra en çok dinlediğim ve en sevdiğim “fadista” ana moura oldu. iki bin dokuzda yayınladığı, on beş şarkılık son albümü “leva-me aos fados” saatlerce dinlense bıktırmıyor. ve asıl güzel haberse bu yıl istanbul müzik festivali’nde konser vermek için türkiye’ye gelecek olması. konser 26 haziran’da ve arkeoloji müzesi’nde yapılacak. oraya daha önce dhafer youssef konseri için gitmiştim. çok güzel bir konser mekanı.

leva-me aos fados

a penumbra

por minha conta

message to bears

Posted in Uncategorized | 1 Comment »

son bir haftadır uyandığımda sol kulağım duymuyor. bir tıkanıklık, bir ağırlık hissediyorum. doktora gittim, çok anlamlı şeyler söylemedi. antibiyotik, ağrı kesici, sprey verdi. bu ilaçları kullanmayacağım, özellikle de antibiyotiği. ezberden vermiş gibi geldi çünkü bana. hastaneden çıkarken emre, woody allen’a ait bir sözü söyledi. “doktora gitmelisiniz, çünkü doktorların yaşaması gerek, ilaçları almalısnız çünkü eczacıların yaşaması gerek, ilaçları içmemelisiniz çünkü sizin yaşamanız gerek.”  bu sabah da arkadaşım neriman, geçmişten sesler var kulağına gelen, onları duymak istemiyorsun dedi. açıkçası doktorun söylediğinden daha anlamlı buldum. son zamanlarda özellikle annem-babam-çocukluğumla ilgili o kadar çok ses geliyor ki kulağıma. iyi ya da kötü hiçbirini duymak istemiyorum. hatta iyi olanları beni daha çok üzüyor. bazen aldous huxley’in ada romanındaki gibi bir aile düzeni istiyorum. insanlar birbirini bu kadar aile olmak için zorlamasa eminim aile içi ilişkiler daha sağlıklı olacak, aile bireyleri birbirlerini daha çok sevecek ve saygı duyacak. ama hep kafamıza vura vura çok ideal bir aile yapımız odluğu doğuştan itibaren hepimize kabul ettirildiğinden aksini söylememiz hatta düşünmemiz çok zor. sorunlarla yaşamak toplum olarak daha çok hoşumuza gidiyor sanırım.

esasında bunları anlatacak değildim. bursa’ya deli gibi yağan kardan ve ne kadar üşüdüğümden mevzu açacaktım. bu havanın en güzel müziklerini message to bears’ın yaptığını, düşünürken dinlenebilecek en güzel albümlerden birinin “folding leaves” olduğunu söyleyecektim, kısaca. yine konuşma isteğim galip geldi ve konu dağıldı.

message to bears tek kişilik bir grup. tek kişilik grupları seviyorum, beirut gibi. jerome alexander’ın keman, gitar, piyano çaldığı grubun son ve üçüncü albümü henüz yayınlandı. şu an en anlamlı şarkı da “everything was covered in snow” sanırım.

daylight goodbye

mountains

everything was covered in snow

 

 

 

tindersticks

Posted in Uncategorized | 4 Comments »

belki bu kadar hiç, çok, asla, mutlaka gibi kesinlik bildiren kelimeler kullanmasam hayat daha rahat bir süreç olacak. süreç deyince de yavaş akan, yavaş gelişen şeylerin beni ne kadar sıktığını, kalbimi sıkıştırdığını fark ediyorum. hayat da böyle. yavaş yavaş uzun uzun sürüyor. gece uyku arasında gözümün önüne bir kare geldi. yıllar önce. bir otobüste birinin beni incelediğini fark ediyorum, hiç yüzüne bakmadan ben de onu inceliyorum. onun yıllar öncesinden bir tanıdık olması, uzun uzun bakışı ve asla bakışmayışımız. yanımda şimdi yıllar öncesinden bir tanıdığa dönüşmüş bir başkası.. otobüs duruyor yanındaki kadınla iniyorlar, gözü hala arkada, hiç bakmıyorum. kafamda bağırış çağırışlar… otobüsler güzeldir, iett otobüsleri özellikle. bir dönem hayatıma bir havaalanı taksim otobüsü girmişti. işte bu kare ordan. yıllar geçse de can sıkıntısı, siniri, acısı geçmeyenlerdenim. sadece onlara olan dikkatim dağılıyor zamanla. onlar orada, o karede varolmayı sürdürüyorlar. işte bu yüzden de hayat rahatsız edici bir süreç benim için. bu rahatsızlık tabiki bugüne gözlerimi çevirince hemen geçiveriyor. bir şeylerin de isabet ettiğini görmekle içimi dolduran gönenç hissi, yüzümü güldürüyor, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemediğim bir gariplikle soluğumu genişletiyor.

tindersticks’in the something rain’i uzun zamandır olduğu gibi bu yazının da arka fonunda çalıyor. tindersticks hep önemli zamanlarda çalanlardan. dinledikçe bir anılar silsilesi, bir geçmiş zaman akışı, bitmek bilmeyen görüntüler…

medicine

slippin’ shoes

this fire of autumn

mayra andrade

Posted in Uncategorized | No Comments »

nüfusu yarım milyonu bile bulmayan cape verde ülkesi kendine ait bir müzik türünün sahibi. bunda tabiiki merhum cesaria evora’nın katkısı büyük. değişik bir şey dinleyeyim deyince ya kamilya joubran yahut da mayra andrade’ye gidiyor elim.

mayra andrade 85 doğumlu. ilk albümünü yirmi bir yaşında çıkarmış. üçüncü albüm studyo 105 canlı ve akustik kayıtlardan oluşuyor. aşağıdaki şarkılar da bu albümden.

kenha ki ben ki ta bai

dimokansa

tunuka

tom waits

Posted in Uncategorized | 3 Comments »

bad as me geçen yılın en güzel albümlerinden biriydi. hatta bu yılın bile olabilir. bakalım..ferzan bebekle dinlemekten en çok zevk aldığımız albüm aynı zamanda. ne zaman hell broke luce’u açsam elleriyle bir yerlere vuruyor.

yukarıdaki fotograf da kahve ve sigara filminden iggy pop’la tom waits muhabbeti. şimdi bu filmi de tekrar izlemek istedim. gidip bir tane edineyim. :)

chicago

hell broke luce

last leaf

 

andrew bird

Posted in Uncategorized | 1 Comment »

andrew bird’ü nasıl bilirsiniz?

ben onu boynunda minik atkısı, çizgili çorapları, kemanıyla mırıl mırıl şarkılar mırıldanan bir adamcağız diye bilirim. belki tanısam çok sıkılacakmışım gibi gelir. hep aynı ses tonunda yaşayan bir insanmış gibi.. hiç heyecanlanmaz, hiç bağırmaz, hiç sinirlenmezmiş gibi.. az önce guardian music ‘in sitesinde duyurmasıyla kendisinin canlı performansını dinledik maaile. tabiki bir yerden sonra kapatmamız icab etti.

halbuki ben andrew bird seven, albümlerini alıp dinleyen bir insanım. (indirmek fiilini kullanmakta zorlanıyorum.) ama andrew bird deyince aklıma şak diye bir şarkısı gelmez. dediğim gibi atkısı, çorapları, kemanı, sakinliği filan gelir.

neredeyse iki yılda bir albüm yayınlıyor. gayet de üretken. yedinci albümün mart ayında yayınlanacağını okudum. onu alır onu da dinlerim elbet.

effigy

weather systems

the naming of things

http://www.prosoftwarestore.com/ VMware Software Shop Software

Shop Autodesk Software

MAC Software Adobe Software

Shop Windows Software

Shop Borland Software shop

Microsoft Software Symantec shop Software Store