ben onu boynunda minik atkısı, çizgili çorapları, kemanıyla mırıl mırıl şarkılar mırıldanan bir adamcağız diye bilirim. belki tanısam çok sıkılacakmışım gibi gelir. hep aynı ses tonunda yaşayan bir insanmış gibi.. hiç heyecanlanmaz, hiç bağırmaz, hiç sinirlenmezmiş gibi.. az önce guardian music ‘in sitesinde duyurmasıyla kendisinin canlı performansını dinledik maaile. tabiki bir yerden sonra kapatmamız icab etti.
halbuki ben andrew bird seven, albümlerini alıp dinleyen bir insanım. (indirmek fiilini kullanmakta zorlanıyorum.) ama andrew bird deyince aklıma şak diye bir şarkısı gelmez. dediğim gibi atkısı, çorapları, kemanı, sakinliği filan gelir.
neredeyse iki yılda bir albüm yayınlıyor. gayet de üretken. yedinci albümün mart ayında yayınlanacağını okudum. onu alır onu da dinlerim elbet.
bir iki gündür eskiden daha güzel yazıyordum şimdi yazı da yazamıyorum diye üzülüyorum. aslında daha güzel yazıyordum biraz fazla oldu. daha kolay yazıyordum demeliyim. yazı kendiliğinden kafamın içinde beliriyor, sonra kelimelere cümlelere doğru tecessüm ediyordu. şimdi klavyeyi elime alıyor, evirip çeviriyor, bir iki cümle yazıp siliyorum. burda yazmışsam müzisyen yahut grup hakkında wikipedia-vari bilgiler vermek, tumblr’da yazmışsam gündelik meselelere ve insanlara sinirimi püskürtmek gibi aynı düzlemde ilerlediğimi görüyorum. bu da bana bir kıstırılmışlık hissi veriyor.
bugün aylar sonra yan komşuyu gördüm. “eski halini hatırladım. özgürlüğün elinden alınmış gibi hissediyor musun?” dedi. kem küm yok mok ettim. ama kız doğru söyledi. sabah uyan daha doğrusu bebekle uyandırıl. sonra aşağı in bilgisayarı aç, çay suyu koy, kahvaltı hazırla, önce bebeği besle, sonra kahvaltı yap, sonra bir film aç, film geride aksın, sen mutfakla, bebekle, çamaşırla, ütüyle..vs.ile ilgilen.sanırım bundan sonra sinemada kesintisiz film izleyemez olacağım, sıkılacağım belki..akşam olduğunda sırtında, kollarında iyice yerleşmiş bir ağrı ile yatağa uzan, kitap aç, oku, oku, uyyakal..
insan evde oturdukça dışarı çıkmak, dışarıdaki hayata maruz kalmak istemiyor. soğuktan, yağmurdan, kardan, insanlardan, gürültüden, çöpten can siperane savunduğu, durmadan duvarlarını kalınlaştırdığı bir kale oluyor ev giderek..
karşımda duran ve her gün biraz daha flulaşan ekran dünyaya baktığım tek pencere oluyor. müzik dinleyerek şu beş metrekarelik alan bir vahaya dönüşebiliyor. ve kafamda dönen sıkkınlık cümleleri ferzan bebeğin kıkırdamalarıyla birlikte silinip gidiyor. canına yandığım ev gibisi yok diyorum sonunda da.
patrick wolf de yeni ep’si brumalia ile arz-ı endam ediyor bu aralar. ben de dinleyip duruyorum. sesi ve şarkıları bana eskilerden, seksenlerden bir şeyler çağrıştırıyor hep. halbuki gayet genç. yirmi yaşında çıkarttığı ilk albümden sonra en büyük başarıyı the bachelor ile kazanıp ardından lupercalia ile perçinledi bunu.
lizbon’dan çıkma ne kadar çok sevdiğimiz şey var. pessoa, saramago, mariza, amalia rodrigues…
madredeus da dinlediğim ilk günden beri sevdiğim lizbonlu bir grup. rodrigo leao ve pedro ayres magalhaes tarafından 1985 yılında kurulan gruba teresa salgueiro 1987′de dahil olur. en sevdiğimiz madredeus şarkılarının sesidir. şimdi tek başına albüm yapıyor. ve 2007 yılında gruptan ayrıldı. ondan çok önce rodrigo leao da gruptan ayrılmıştı. daha önceki postların birinde ondan da bahsetmiştim. bildiğim kadarıyla geçenlerde de bir konser verdi türkiye’de rodrigo leao. asıl güzel haber ise 26 nisan’da madredeus’un vereceği konser. ben açıkçası grubun a banda cosmica ile birlikte albüm yapmaya balşadıktan sonra dağıldığını düşünüyordum. ama yeni bir vokalle yoluna devam ediyormuş madredeus. benim bildiğim en son albümleri a nova aurora idi. şimdilerde yeni bir albüm hazırlığında oldukları haberini okudum. bakalım belki konserlerine de gitmek mümkün olur. e tabi teresa salgueiro hayranı olunca biraz mesafeli bakıyor insan.
bir haftadır sürekli eski siyah beyaz filmleri izliyorum. kırklı ellili yıllar.. şu an aynı film çekilse çok da ilgi çekmeyecek konular, klişe femme fatale örnekleri, komik öpüşme sahneleri filan..buna rağmen ilk örnekleri oluşturdukları için gayet orijinal ve seyredilesi geliyor insana. bu filmleri izlerken o güzel kadınların, adamların artık yaşamadığını düşünmek, o şehirlerin artık o günkünden çok çok farklı olduğunu bilmek beni üzüyor. sanırım bu da son dönemde içine düştüğüm ölüm korkusunun garip şekilde tezahürü. ölümden korkmaya başlamak iyiye delalet değil, biliyorum. bazen müzik dinlerken de aynı duyguya kapılıyorum. hatta blog yazarken. bunlar kalacak ama ben ve şu an tanıdığım herkes ölecek diyorum. halbuki başlangıcı güzel olan şeylerin bitişi her zaman kötü olmaz, belki ölüm güzel bir bitiş olacak. belli değil. belki asıl sorun belirsizlikte.
bu işin ucunu kaçırmak tahrip edici olabiliyor. o yüzden atalarımızın bin yıllardır yaptığını yapmalı. ölüm düşüncesini hafifletmek, ötelemek için kendimizi sanata vermeli, güzel sesler, müzikler dinlemeli.. çünkü müzik en kolay ulaşılır, en etkili sanat bence.
tüm bu sebeplerden anlatmak istediklerimi gayet düz söylemek istiyorum. mesela alexander balanescu için romanyalı keman çalgıcısı demek istiyorum. dört kişilik bir grupla çeşitli yaylılarla müzik çalıyor. en sevdikleri şey de kraftwerk’in popüler şarkılarını cover’lamak. possessed, luminitza ve romanyalı folk şarkıcısı maria tanase’nin şarkılarını yeniden düzenledikleri maria t albümlerinden parçalar mevcut.
cover’lamak derken, şarkı kelimesini buradaki müzikler için kullanırken her seferinde istisnasız bir rahatsızlık hissediyor. ama yerlerine gelecek daha iyi şeyler bulamadığımdan öyle bırakıyorum.
hayatta yaptığım şeylerin pek çoğu ciddi ve önemli temellere oturmuyor. şunu da şunun için, şöyle düşünerek, böyle planlayarak yaptım diyemiyorum. müzik dinliyorum mesela neden o müzikler özellikle bilmiyorum, bebek büyütüyorum mesela pek çok anne babanın zannettiği gibi amaçlarım yok onunla ilgili, kendi bilir diyorum gelecekle ilgili her şeye. öğretmenim mesela kesinlikle çok istekli başlanmış ve çok istekle yapılan bir meslek değil benim için, yaparken de aman da ben birilerinin hayatını değiştireyim gibi emellerim yok. yahut yurt dışına yaşamaya gitmişim, elle tutulacak şudur denecek net bir sebebim yokken. her konuda bir çok sebep, bir çok istek, bir çok amaç söyleyebilirim. ama hangisi gerçek bunu bilmiyorum. sanırım hayatı yaşarken beynimi çok da işin içine katmıyorum. anlık duygular, istekler şekillendiriyor gidişatı. zaten şu an çok iyi bildiğim bir şeyi gelecek yıla tamamen unutuyorsam bu da hiçbir konuda sabitlenemeyişimden, tam öğrenmeyi gerçekleştiremeyişimdendir. müzik dolu bir blog yazıyorum mesela ama buna bir müzik blogu, bana da bir müzik yazarı diyebilir miyim. haşa! müzik bilgim tamamen kulaklarımla sınırlı. zevk almak, istemek, beğenmek dışında söyleyebileceğim fazlaca bir eylem yok. bu blogu açma sebebim emre idi. ona dinlediklerimi dinletmekti. sonra arkadaşlarımın dinlemesi de hoşuma gitti. sonra hiç tanımadığım insanlara, çok sevdiğim my morning jacket’ı, midlake’i, ane brun’ı tanıtmak beni çok mutlu etti. bu kadar. mevzuyu neden allayıp pullayalım da ulvi işler yapıyormuşum gidi hede hödöleyeyim. ne kadar zevk alıyorum yazarken, sonra dönüp okurken, dinlerken ona bakarım. hayatı fazla evirip çevirmeye gerek duymuyorum. herşey gideceği yere gidiyor zaten, istesem de istemesem de. çabalasam da yaysam da. şu an mesela the head and the heart dinliyorum ve “ama ne güzelmiş bunlar böyle” diyorum. halbuki sayfayı açtığımda james blake’ten bahsedecektim daha çok. ama işte hayatımdaki pek çok şey gibi yazı konusunda da zihnen dağınığım. önceden bunu değiştirmeye çalışırdım, daha da kötüsü bunu kabul etmezdim. sonra geçti. yıllar aldı kabullenmek ama oldu. şükretmeli. “değiştiremediğimiz şeyleri kabullenebildiğimiz” için.
bunca şeyden james blake’e nasıl gelirim. onun sesinin antony hegarty’ye ne kadar benzediğinden, feist’in limit to your love’ını nasıl cover’ladığından, dubstep mi electronic mi ne tür müzik yaptığından, şu an dinleyeceklerimizden filan nasıl bahsedebilirim?
aslında angus ve julia kardeşlerden burada bahsettiğimi zannediyordum. iki yıl evvel çok dinlediğim bir albümleri vardı. geçenlerde iki bin on yılında avustralya’da verdikleri konserin kayıtlarından oluşan bir albümlerini dinlemeye başladım. burada bulamayınca da paylaşmak istedim. bazı şeyleri zihnimde o kadar uzun süre dolaştırıyorum ki sonra da yaptığımı zannedebiliyorum. hatta bu cümleleri de daha önce yazmışım gibi geliyor. durum vahim. bu atalete, beceriksizliğe bir son vermeliyim biliyorum. araya bir bebek girmesini hala sindiremedim galiba. geçecek.
esasında böyle söyleyip geçiştirilecek bir albüm değil night of hunters. çünkü chopin, bach, schubert, satie gibi kompozitörlerin eserlerini güfteyle yeniden icra ediyor tori amos. bazı şarkılarda kızı ve yeğeni de tori amos’a eşlik ediyor. çok güzel bir albüm. ben özellikle ispanyol müzisyen granados’tan yapılan uyarlamaları sevdim. granados kim derseniz de ünlü andaluza’yı mutlaka dinlemişsinizdir diyeceğim. bunu anlamak için de doğru youtube’a.
bir döneme the reminder ve let it die albümleriyle damgasını vuran feist hanım uzunca bir süre ortalarda gözükmedi. o süreçte müziğe elini sürmediğini domates filan yetiştirdiğini söylüyor. nedir bu domateslerin modern insandan çektiği? her kafasını dinlemek isteyen taşraya kaçıp kendini domatese vuruyor. kınadığım yahut tahkir ettiğim sanılmasın, bir dönem ben de yaptım bunu. sonuç olarak domatesler kızaramadan toprağa karıştı yahut yenecek hali kalmadı. her neyse..
feist denince gatekeeper, let it die, train song, inside and out gelir aklıma. how come you never go there onlardan aşağı kalmayacak gibi, bakalım..
filmsiz bir soundtrack albüm olarak rome, muhteşem insan danger mouse’un yeni projesi. ben henüz haberdar oldum. yeni bir karar olarak da pitchfork’ü düzenli takip etmeyi kendime görev bildim. neyse efendim ben bayramın geldiğinden bile son anda haberdar olmuş bir zat-ı şahaneyim. dört başı mamur ev hanımlığı mı, tam gün annelik mi, mesleğim her neyse onu icra ederiken 35 metrekare salonda kaybolup gidiyorum her gün. sabah altı oluyor, sonra bir bakıyorum akşam altı olmuş. her konuyu döndürüp dolaştırıp kendime getirmesem olmuyor. danger mouse arada kaynıyor ama kaynamasın. çok seviyoruz, kapıyı gıcırdatsa, oradan üç kilo domates tart dese bayıla bayıla dinleyeceğiz hiç mübalağasız.
rome harika bir albüm. dinlerken rome adlı bir film çıktı da yine benim mi haberim olmadı diyorsunuz. ama ortada film filan yok. müzikleri var. belki biri çıkar bu müziklerin üstüne bir de film yapar. albüm döne döne, dura dura dinlenecek türden. italyan müzisyen daniele luppi ile birlikte yapmışlar, şarkılara jack white ve norah jones eşlik ediyor.
bir de norah jones’u albüm fotoğraflarında tanıyamadım, ne kadar değişmiş.
the gathering’in solisti anneke van giersbergen’in yeni grubu. yeni dediğime bakmayın iki bin yedide kurulma. bana hala iki bin yedi filan daha dün gibi geldiğinden olacak hep böyle oluyorum. sanırım bunlar yaşın ilerlemesinden mütevellid şeyler. üçüncü albümü in your roomu dinlemekteyim bir süredir. rock ve alternative olarak sunulan ama gerçekte popumsu bir albüm işte. güzel vakit geçirtici. dinleyince üzüntü yapmayan albümlerden. the gathering benim bildiğim bir metal grubudur. bu arkadaş da ordan buraya iyi gelmiş, afferin!
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.