son günlerde suzanne vaga’nın “close up vol.1 love songs” albümünü dinlemekteyim. kımıl kımıl sakin sakin biraz da acıklı şarkılar. özellikle mutfakta çok faideli. yemek yapmak için ilham verdiğinden değil tabii; dinlendirdiğinden, sakinleştirdiğinden. zaten hava kapalı, yağmur yağdı yağacak, rüzgar esiyor, songs in red and gray çalarken bir fincan kahve….diyerek hayallere dalmak mümkün ve fakat epeydir kahve içmediğimi, canımın kahve istemediğini fark ediyorum. yazık.
lena chamamyan suriye ermenilerinden. arapçayla nasıl jazz söylenir ya da yapılır onu anlatıyor. henüz sadece iki albümü var. aşağıdaki şarkılar iki bin yedide çıkardığı ikinci albümü “shamat”tan. bu arada pek meşhur arap şarkısı “lamma bada”yı bittabi o da okumuş. şuradan dinleyebilirsiniz. ama yine de hamza el-din ve radio tarifa’dan dinlediğimiz lamma bada’nın yeri hep ayrı.
bali meak
cha’am
yamma lala
ps1. eğer ki gün içinde iki post yazıyorsam bu sadece ve sadece benim bir hafta rapor aldığımı ve on gün kadar evde pinekleyeceğimi gösterir. çok basit.
ps2. ilk cümleyi bi’ kaç şekilde yazmak ve silmek durumunda kaldım. doğrusu nedir açıkçası bilemedim.
suriye’de yaşayan ermenilerden
ermeni asıllı suriyeli
suriye ermenilerinden
suriyeli ama ermeni
ermeni
suri
ps3. bi’ de arapça kelimelerde geçen ع sesini ne e ne a ile karşılamak mümkün. ol sebepten bazı yerlerde 3 yazıyorlar ayn yerine. komik. bali m3ak mesela.
shearwater’ı bilenler biliyor. epeydir de cafe de pass’ın draftları arasında tozlanmış durumda. texas’tan çıkmış olmaları yine onlar için iyi bir referans. okkervil river’dan da tanınan iki müzisyenin kurduğu, zamanla kalabalıklaşmış, altı albüm yapmış bir grup. biraz fleet foxes biraz great lake swimmers tadındalar. aşağıda iki bin sekizdeki “rook” albümlerinden “rooks ve leviathan, bound” şarkıları ve okkervil river ile ortaklaşa yaptıkları “sham wedding/hoax funeral” albümünden nerdeyse klasikleşmiş, en çok coverlanan şarkılardan “all the pretty horses” şarkısı bulunuyor. ayrıca yeni çıkmış bir de “the golden archipelago” albümleri var. lakin ben hala “rook”u dinlemekten bıkmadığımdan ona sıra gelemedi.
eğer bu müzisyenler olmasaydı ben ne raykjavik adlı bir şehrin varlığından ne de izlanda adasının tam olarak dünyanın neresinde olduğundan haberdar olacaktım. tıpkı haşmet babaoğlu’nun geçen pazarki yazısında cafe de pass’tan bahsettiğini bir hafta sonra duyduğum gibi. işin ilginci blogun yaşadığı teknik sorundan da günler sonra haberim oldu. neyse ki sorun halloldu. sanırım ki cumartesi 11 olan ziyaretçi sayısının pazar günü aniden 1.2oo’lere çıkmasının bunda etkisi büyük. huzurlarınızda kendisine teşekkür eder, mahalle bakkalı zihniyetiyle iş yapan cafe de pass’ı bir daha çökertmemesini umarım. :)
rökkurró yine izlanda manşeli bir grup, çello çalmaları ve paavoharju’yu hatırlatmaları benim için önemli. özellikle ilk parçayı -ki adını söyleyemiyorum- tekrar tekrar tekrar dinlemek beni rahatlatıyor. iki bin yedi yılında çıkardıkları ilk albümleri “Það kólnar í kvöld…” den üç parça tüm icelandic severler için geliyor.
ps. çok durduk izlanda’da, çöllere inmek gerek. biliyorum.
yetmişli yıllardan bir love story izliyoruz tv’de. izliyoruz diyorum ama yanımda oturan arkadaş sanırım ki ne izlediğimiz hakkında pek fikir sahibi değil. o java senin bu script benim sorun çözmekle, iş arkadaşlarına valentine’s day darbesi yapmakla meşgul.
sokaklarda ezik büzük erkekler ellerinde tek gül taşıyarak sevgililerinden zılgıt yemektense o utanca razılar. herşey tercih meselesi. herkes bir şeyleri seçiyor, ben eve gelip hemen peynirli makarna yapmayı seçtim, bir de somewhere over the rainbow dinlemeyi, bir de seni. sense bana çiçek almayı ama o çiçeği gelecek hafta vermeyi seçtin. ahg ben, bi’ de mesela, gece iki otobüsüyle her pazar istanbul’a gitmeyi seçiyorum ki hiç elim varmıyor, ayaklarım geri geri gidiyor, uyyakalsam ya da unutsam bi’ çare olur mu gitmemeye diyorum. love story filmindeki kız da hastalanıyor ve ölmek üzere oluyor ve sevgilisi olan adam sürekli gizli gizli ağlıyor. haketen acıklı. yıllardan iki bin on oluyor ama hala çok acı var, bitmiyor.
ps. slowblow, izlanda dolaylarından mis gibi bir grup. ancak böyle…
bazen last.fm’in tavsiyelerini ciddiye alıyorum. fena olmuyor. port o’brien bunun en iyi örneği. iki bin dokuzdaki albümleri threadbare can sıkıntılı zamanlarda dinlenip, huzur bulduran cinsten.
“ve görmeden baktığım sokağa hakim penceremden dışarı sarktığımda, kendimi birden, kurusun diye pencerelere asılan, sonra orada unutulup yavaş yavaş buruşan, sonunda da asıldığı yeri kirleten yaş bir toz bezi gibi hissettim.” f.pessoa, huzursuzluğun kitabı
afrika’nın batısından gelen bu sevimli ikiliyle pek çok yerde karşılaşmış, birkaç defa indirmeye kalkışmış ve başarısız olmuştum. sağlık olsun diyerek hayatıma devam etmiştim. günlerden bir gün gene moteldemoka dinlerken gördüm sabali’yi. gün boyunca onu dinledim. gittim welcome to mali albümünü indirdim, dinledim.
bir ara swahili dilini öğrenmek istemiştik emre’yle. afrika’nın pek çok ülkesinde konuşulan bir dil bu. içinde de bol miktarda arapça kelime var. telaffuzları ilginç biraz. mali’de de o dili konuştuklarını sandımdı ama değilmiş. bambara dili konuşuluyormuş orda. ama yine de müslüman olmalarından mütevellid arapça kelimeler onlarda da mevcut.
her neyse efendim, welcome to mali albümünden harika sabali şarkısının da olduğu üç şarkıyı aşağıya koyuverdim, buyrun.
ps. bi arkadaşım telefonu hep buyrun diyerek açıyor, ben de her seferinde gülüyorum ona.
fransızca sözlü hafif müziği kış geldiğinde, bilhassa da kar yağdığında dinlemeyi seviyorum. bu kara da “coralie clément” rast geldi. harikulade bir ses. seksen iki doğumlu fakat üç tane albümü var. aşağıdaki şarkılar iki bin iki yılında çıkan ilk albümü “salle des pas perdus”tan. dinlemeye doyamıyorum.
albümü dinlemeye başlayıp da dördüncü şarkıya gelinceye kadar bu hanım kızımızın bir afgan-amerikan olduğunu anlayamıyorsunuz. ki orda da bol miktarda farsça kelime olduğundan iran asıllı olduğunu düşünmüştüm. meğer öyle değilmiş. yukarda da fotografı var, yanındaki afganlı kızla aynı nerdeyse. lion of panjshir albümü son zamanlardaki en sevdiğim albümlerden.
epeydir kadın vokallere ara vermişim. gitar çalıp şarkı söyleyen bu italyan ikili, adlarını da bittabi efsanevi jimnastikçi nadia comaneci’den alıyorlar. yine rahatımızı bozmadan dinleneceklerden.
burası cafe de flore değil, biliyorum. o sebepten buraya ne sartre uğrayacak öğleden sonraları ne de cioran. günün her saatine, ömrün her anına rast gelebilecek müzikler olacak yalnızca, bir de yanında bir fincan kahve olabilirse.. daha rahat katlanabilelim diye.. p.