Gençliğinizde Paris’te yaşamak şansına ermişseniz ömrünüzün geri kalan bölümünde nereye giderseniz gidin o sizinle birliktedir artık; çünkü Paris, devingen bir şenliktir.

Hemingway’in Paris’te yaşadığı dönemin kitabı bu. Yukarıdaki cümleleri okurken hayatının özellikle gençlik döneminde İstanbul’da hakkıyla yaşayan bir insanın ne kadar dezavantajı olsa da İstanbul’dan kopması mümkün değildir, nereye giderse gitsin onu özlemesi mukadderdir, diye düşündüm elimde olmayarak. Çünkü konu devingenlikse İstanbul bunun vakkosudur. Bu ucuz klişeyi de nerede kullanırım diye düşünmüştüm. Açıkçası kendi kendimi tahkir ettim. Olsun.

Hemingway okumak için biraz fazla beklemiş olabilirim. Lise yıllarımdan beri beklettiğim bir yazar. Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u da mı okumadın? Evet o derece okumadım, o derece beklettim. Hayatta her şey ne kadar da güzel zamanını bekliyor, değil mi? Bayılıyorum bu duruma. İnsanlar, kitaplar, müzikler, başlangıçlar, bitişler, oluşlar… hepsi hepsi zamanını bekliyor.

Bence en güzel en şenlikli kitapla başladım Hemingway’e. Hem de okurken Paris haritasını açarak, gittikleri kafelere, yürüdükleri sokaklara bakarak, Paris’e bir sonraki gidişimde buralara uğrayayım diye kaydederek. Bizim gibi edebiyat delileri için Paris gerçek bir şenlik. Herkesin gittiği, yaşadığı yerde hissesi kendince oluyor. Paris de İstanbul gibi benim için büyük bir nimet, kutsal bir şehir.

Bahar, yalancı olsa da gelince tek derdimiz, en mutlu nerede olacağımız olurdu. Gününüzü berbat edecek tek şey, insanlardı ama bağlantılara girmekten kaçınabilirseniz keyfinize diyecek olmazdı. İnsanlar, bahar kadar yararlı birkaçı dışında mutluluğun hep sınırlayıcısı oldu.

Bakın tekrar ediyorum: İNSANLAR, BAHAR KADAR YARARLI BİRKAÇI DIŞINDA MUTLULUĞUN HEP SINIRLAYICISI OLDU. Altına imza atabileceğim kadar güzel bir tespit. İnsana dair en doyurucu yorumlardan biri bu “mutluluk sınırlayıcısı” Ama hemen aşağıdaki kısmı okuduğumuzda insanın -Hemingway’in hatta- mutluluk sınırlayıcısı değil nasıl bir ortalığı yerle bir edici olduğunu görürüz. Yazıklar olasıca toksik maskülaniteleri ile birlikte sevdiğim neredeyse tüm erkek yazarları bu güruhun yılmaz temsilcileri olarak görürüm. Diyeceksiniz ki nasıl hepsini aynı potaya koyarsın? Çünkü asla bu anlayıştan bağımsız bir davranış ortaya koyamayacakları için bu düzenin sürdürücüsü olacaklardır ve ne yapsalar da onlar bu toksikliği sürdürmekten, kadınlar da bunu beslemekten kendilerini alıkoyamayacaktır. Erkek hataları hep bu açıdan hoş görülecek, kadın hataları da aynı açıdan hor görülecektir. Ve bu durum tarihi dönemler açısından farklı şiddetlerde yaşanacaktır.

Dağlardaki son yılda yaşamımıza derinlemesine yeni insanlar girdi ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. O kışın ve onu izleyecek olan kanlı yazın yanında çığ kışı, çocuklukta kalmış mutluluk ve saflık dolu kışlar gibiydi.

Hadley (yazarın ilk karısı) ile ben, birbirimize fazla güven duyar olmuştuk, ayrıca güvenimiz ve gururumuz konusunda özensiz davrandık. (Seni aldatacağım kızım bekle diyor. Senin de bunda payın var diyor, arsız.) Bunun nasıl delindiğinin düzeneğiyle ilgili kabahati -kendi payım dışında- üleştirmeye hiç çalışmadım ki bu, bütün yaşamım boyunca giderek açıklık kazandı. (Tamam güzel cümlelerle kendi itliğini uğursuzluğunu anlatmakta yeteneklisin anladım.) Üç insanın yüreğinin yerle bir edilerek bir mutluluğun yıkılıp başka birinin kurulması, aşk, iyi çalışma ve bunlardan ortaya çıkan her şey, bu kitabın kapsamı dışında. (O zaman konuyu neden tekrar açıyorsun, hatırlatıyorsun.) Yazdım ve atladım. Öykü olarak karmaşık, değerli ve öğretici. Sonunda nasıl sona erdiğinin bununla ilgisi de yok. O konuda üstlenilecek, sahiplenilecek ve anlaşılacak her türlü kabahat, benimdi. (ha şöyle) Olası hiçbir kabahati bulunmayan tek kişi olan Hadley, işin içinden sonunda iyi sıyrılıp benim olduğumdan veya olmayı umabileceğimden daha zarif bir adamla evlenerek hak ettiği üzere mutlu oldu ki o yıla ilişkin ve kalıcı tek şey, buydu. (Ne diyebilirim ki konunun girişinde kabahati Hadley’le kendisine paylaştırırken sonra vicdan rahatlatma çabası -ki hep midemi bulandırır- Hadley için en iyisinin olmuş olacağını ima ederek tanrıcılık oynayan klasik patriyarka üyesi Hemingway, boyun devrilebilir. (Nasıl da orantısızca yükseliyorum.:) )

Kitabın ilerleyen bölümlerine F.S. Fitzgerald ve eşi Zelda ile yaşadıkları anıları anlatıyor Hem. En sevdiğim bölümlerden biri oluyor. Amerikan Edebiyatı’nı sevme sürecimde Muhteşem Gatsby’nin yeri ayrıdır çünkü.

Scott’u yaşlı bir yazar olarak düşündüğümü anımsamak, şu anda garip geliyor ama o zaman henüz Görkemli Gatsby’ı okumamış olduğumdan onu, o zaman, önce çok aptalca ve berbat şekilde kaleme alınmış kolej düzeyindeki kitabı, sonraysa okuyamamış olduğum başka bir kitabı yazmış olan çok daha yaşlı bir yazar olarak düşünürdüm. Üç yıl önce okumaya değer olmuş Saturday Evening Post öyküleri yazdığını sanırdım ve kendisini ciddi bir yazar olarak aklıma bile getirmezdim. Closerie des Lilas’ta bana güzel olduklarını düşündüğü, Post için gerçekten güzel olan öyküleri nasıl yazdığını ve teslim etmek üzere sonradan nasıl değiştirdiğini anlatmıştı; onları satılabilir dergi öykülerine dönüştürmek için ne gibi anlam değişiklikleri yapacağını tam olarak biliyormuş. Bunu duyunca allak bullak olmuştum ve bunun orostopolluk (burada yeni bir kelime öğreniyoruz.) olduğunu düşündüğümü söylemiştim. Orostopolluk olduğunu evetlemekle birlikte geçimini dergilerden sağladığına göre ilerde para sahibi olup eli yüzü düzgün kitaplar yazabilmek için bunu yapmak zorunda olduğunu söylemişti.

Orostopolluk: Hile, dalavere, alçaklık

Hemingway okumaya Güneş de Doğar ile devam ediyorum. Devamını da getiririm büyük ihtimalle. Bakacağım. Aniden sıkılma ve tiksinti gelen anlar oluyor artık. Sevdiğim, sevdiğimi sandığım daha doğrusu uzun zamandır idare ettiğim her şeyden ve herkesten bir sabah uyandığımda nefret etmiş, soğumuş, sıkılmış olarak uyanabiliyorum. Bunu da çok yararlı buluyorum aslında. Çünkü biliyorum ki hormonlarım ve hislerim bana hep doğruyu gösterdiler; toplumun ve dışarıya yansıyan personamın aksine. İnsanın kendi içindeki sese kulaklarını tıkayıp ordan oraya koşuşturduğu hayatı reddetmek neyse ki bir yaştan sonra daha kolay mümkün oluyor. O yüzden bugün Hemingway’e bayılır, birkaç kitaptan sonra “sen de sıktın be kardeşim ” dersem şaşırmam. Bu maymun iştahlılık değil Hemingway’in benim için bu kadarlık olmasıyla ilgilidir.

Paris Bir Şenliktir okurken hep eskiden beri dinlediğim şarkıları dinledim. Hatta bir ara Spotify bana 2018’de ikinci kez hesap açtığımda ilk dinlediğim şarkıyı ve şarkıcıyı hatırlattı: Melanie Laurent-Debut. Çok güzel şarkı. Belli ki sakinleştirici müziklere ihtiyaç duyuyormuşum. Birkaç gün Melanie Laurent dinledim bu yüzden. Kendileri şarkıcılığından çok oyunculuğu ile biliniyor. Müziğe daha çok şans verse fena olmazdı.

Yorum bırakın